Myanmar Çatışması ve Çin Usulü Diplomasi Bölüm 1: Myanmar’da Ne Oluyor?
Yükselen güç Çin’in stratejik güvenliği için vazgeçilmez önemi olan Myanmar’da yaşanan iç savaşı ve Çin’in bu ülkedeki istikrarı sağlamaya yönelik izlediği diplomasiyi incelediğimiz bu yazı 2 bölümden oluşmaktadır. Yazının ilk bölümü çatışmanın tarihini kısaca özetlerken, Çin için Myanmar’ın neden bu kadar kritik olduğunu açıklayacaktır. Yazının ikinci bölümüyse bugün yaşanan krizde Çin’in ne yaptığı, neden yaptığı ve gelecekte neler yapabileceği üzerine olacaktır.
Myanmar’da Yaşanan Çatışmaya Kısa Bir Giriş
Asya’nın yükselen iki gücünün, Hindistan ve Çin’in, tam arasında bulunan Myanmar; bağımsızlığına kavuştuğu 1948 yılından beri bitmek bilmeyen bir silahlı çatışmanın ve kargaşanın içindedir. Bu kaosun kaynağı ise ülkenin çok etnikli yapısında aranmalıdır, Myanmar sınırları içerisinde 135 farklı yerli etnik grup bulunmaktadır. Myanmar çatışması yalnız bu etnik grupların özerklik veya bağımsızlık taleplerinden değil, aynı zamanda Myanmar ordusu Tatmadaw’ın ülkede sivil yönetim görmeye yönelik isteksizlikleri nedeniyle ülkenin iç siyasetine sürekli karışmasından kaynaklanmaktadır.
Myanmar’ın, o dönemki adıyla Burma’nın, bağımsızlığına kavuşma serüvenine önderlik eden Aung San, modern Myanmar’ın ve Myanmar ordusu Tatmadaw’ın kurucusu kabul edilerek ulusal kahraman olarak adlandırılmaktadır. Aung San, bağımsızlığa giden yolda yalnız İngilizlerle değil aynı zamanda ülkedeki farklı etnik grupların liderleriyle de görüşmeler yapmıştır. Bu görüşmeler sonucundaysa 1947 yılında Burma hükümeti ve Kachin, Chin ve Shan etnik grupları arasında Panglong Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma bu 3 etnik grubun çoğunlukta olduğu bölgelere geniş özerklik vererek Burma’nın bağımsız kalmasından 10 yıl sonra isterlerse ülkeden ayrılmaları için kendilerine bir olanak sunmaktaydı. Ancak Aung San kısa süre sonra bir suikast sonucu hayatını kaybedecekti ve onun yerine gelen U Nu’nun hükümeti bu antlaşmayı uygulamayacaktı.
Bağımsızlığına kavuşan Burma’da 1962’ye kadar sivil iktidarlar kontrolü sağlamakta güçlük çekecekti ve ülke sürekli bir kaos ortamı içinde hem Silahlı Etnik Örgütlerle (EAO) hem de komünistlerle mücadele edecekti. Aynı zamanda Çin İç Savaşı sonucunda Çin-Burma sınırına üs kurup ÇKP yönetimine karşı gerilla savaşı veren Milliyetçi Çin ordusunun kalıntıları da Burma için bir güvenlik problemi oluşturacaktı. Özellikle ÇHC askerlerinin Kuomintang kalıntılarını temizlemek için Burma’nın egemenliğini hiçe sayarak ülkeye giriş yapması ciddi bir gerilim oluşturacaktı, bununla birlikte 1960lardan sonra iki ülke işbirliği yaparak bu milliyetçi gerillaları ortadan kaldıracaktı.
1962 yılında ise ülkenin içinde bulunduğu krizden demokratik hükümetlerle çıkamayacağına kanaat getiren Tatmadaw, Genral Ne Win’in önderliğinde bir darbe gerçekleştirecekti. Ne Win’in askeri cuntası korkunç insan hakları ihlallerine imza atarak ağır bir baskı ortamı oluşturacaktı ve federal, demokratik bir cumhuriyete geçişe net bir biçimde karşı çıkacaktı. Bu ortam ise yalnızca yeni Silahlı Etnik Örgütlerin doğmasına ve devlete karşı isyan etmesine yol açacaktı.
Ne Win’in “Birman Yoluyla Sosyalizm” programı kapsamında etnik azınlıkların iktisadi varlıkları hedef alınacaktı ve Burma’daki Birmanlar Çinli azınlıkları hedef alarak ülkeden kovacaktı. Burma’da Çinlileri hedef alan gelişmeler, Çin-Burma ilişkilerinde gerginliğe yol açarak Çin’in Burma Komünist Partisine desteğini arttırmasına yol açacaktı. Çin-Burma ilişkilerinin düzelmesi, Deng Xiaoping’in reformları zamanında gerçekleşecekti. Xiaoping, Çin’in Burma Komünist Partisine olan desteğini azaltarak doğrudan Burma hükümetiyle ilişkileri düzeltip ülkedeki cunta rejimiyle diyalog kuracaktı.
1988 yılında Ne Win’in politik programına ve askeri yönetimine karşı başlayan öğrenci protestoları ülkenin dört yanını sararak Ne Win’in devrilmesine ve yeni bir askeri cuntanın başa geçmesine yol açacaktı. Bu protesto ortamındaysa Burma’nın demokratikleşme hareketinin sembol ismi olarak Aung San Suu Kyi (Ülkenin kurucusu Aung San’ın öz kızı) ortaya çıkacaktı. Ne Win’in askeri cuntasının yerine kurulan askeri cunta kendisini “Devlet Hukuk ve Düzen Restorasyonu Konseyi” olarak adlandıracaktı, kendi iddialarına göre Konsey ülkeyi uzun süre yönetmeyi hedeflemeyecekti ve yalnızca düzen yeniden tesis edilene kadar görevde kalacaktı. Ordu, yeni anayasanın hazırlanması süreci için 1990 yılı için bir genel seçim ilan etti.
Bu genel seçime ve sonuçlarına girmeden önce belirtmeliyiz ki 1989 yılında Konsey, ülkenin adı Burma’yı Myanmar’a çevirdi. Burma, ülkedeki hakim etnik grup olan Birmanları doğrudan temsil ettiği için konsey daha kapsayıcı olacağı iddiasıyla ülkenin adını Myanmar’a çevirmişti. Nitekim ülkenin 1974 anayasası da ulustan bahsederken “Bama”, ülkeden bahsederken “Myanma” diyordu. 1989 yılındaki değişikliğe göreyse hakim etnik kimlik “Bama”, ulusal kimlik ise “Myanma” olacaktı. Cunta yönetimi bunun daha kapsayıcı olduğunu iddia etse de o dönem rejimin muhalifleri Myanmar’ın yalnızca Bama’nın daha edebi bir kullanımı olduğunu öne sürerek ismin kapsayıcı olduğu fikrini yalanlayacaktı.
Etimolojik tartışmanın detaylarına bu yazıda girmemize gerek olmasa da ülkenin adı, ulusun adı, etnik kimliğin adı gibi konuların kapsayıcılık açısından Myanmar’da tartışıldığını belirtmeden geçmek istemedik. Yazıda da ülkenin resmi adının hala Burma olduğu dönemler için Burma kullanılmışken, bu kısımdan sonra ülkeden Myanmar olarak bahsedilecektir.
Cunta, 1990 genel seçimlerine büyük bir zafer bekleyerek girmişti. Aung San Suu Kyi liderliğindeki Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) ve ordu destekli Ulusal Birlik Partisinin kozlarını paylaştığı bu seçimin sonucunda demokratlar oyların %60ını alarak (Neredeyse 8 milyon oy) mecliste 392 koltuk kazanırken ordunun partisi %21 oy (2,8 milyon) alarak yalnızca 10 sandalye kazanmıştı. Hatta Shan azınlığını temsil eden parti 200 bin oyuyla 23 sandalye kazanarak mecliste ordudan fazla temsil hakkı kazanmıştı.
Seçim sonuçlarına saygı göstereceğini söyleyen ordu, sonuçlar açıklandıktan sonra seçim sonuçlarını geçersiz ilan ederek muhalefet liderlerini tutuklamaya başladı ve restorasyon konseyinin adı “Devlet Barış ve Kalkınma Konseyi” olarak değiştirildi.
Yeni cunta özellikle 90larda etnik azınlıklara sert baskı uygulayarak etnik silahlı örgütleri inanılmaz biçimde zayıflatmayı başarmıştı, ordu ardından savaşı sonlandırma amacıyla etnik silahlı örgütleri ufak özerklik vaatleriyle Myanmar ordusuna entegre olmaya ikna etmeye çalışmıştı. Buna direnen etnik gruplar olsa da ordunun bu teklifini kabul eden etnik ordular da bulunmaktadır.
2011 yılından sonraysa cunta demokratikleşmeye alan açarak 2015e kadar demokratikleşme için birtakım reformlar yapmıştı. Bu reformlar sonucu Aung San Suu Kyi hapisten çıkmıştı ve partisi iktidar olmuştu. 2015 yılındaysa hükümet 8 büyük Silahlı Etnik Örgütle ateşkes antlaşması imzalamıştı. Bu dönem içerisinde Tatmadaw’ın en büyük rakibi Arakan’daki Müslüman azınlık olmuştur. Nitekim kendilerinin silahlı örgütü olan Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu ile yaşanan çatışmaların ardından Tatmadaw doğrudan ülkedeki Müslüman azınlığa yönelik bir soykırım politikası uygulamaya başlamıştı. 2016 yılındaki bir diğer önemli gelişmeyse Arakan Ordusu (Arakan Kurtuluş Ordusundan ayrı bir örgüttür, bu ordu da hükümetten bağımsız olarak Müslüman azınlığa soykırım yapmaktadır), Ta’ang Ulusal Kurtuluş Ordusu, Kachin Bağımsızlık Ordusu ve Myanmar Ulusal Demokratik İttifak Ordusu “Kuzey İttifakı” adlı ittifakı kurarak Tatmadaw ile doğrudan çatışmaya başlamıştı. Bu ittifak iddialara göre Çin tarafından desteklenmektedir, Çin “Kuzey İttifakı’na” olan desteğini inkar etse de Kuzey İttifakı üyesi örgütlerin parçası olduğu “Federal Siyasi Müzakere ve Danışma Komitesine” (FSMDK) açıktan destek olmaktadır. Bu ittifak ayrıca resmi olarak 2023 yılında bugünkü krizi çözmesi için Çin’den destek talep etmiştir. Bugünkü durumun açıklanması bittikten sonra Çin’in Myanmar politikasına ve farklı aktörlerle olan ilişkisine geçilecektir.
Ordunun beklentilerinin aksine demokratikleşme süreci devam ettikçe ordunun ülke içindeki itibarı düşmüştü, 2020 yılında yapılan genel seçimlerde Aung San Suu Kyi’nin iktidardaki partisi “Ulusal Demokrasi Birliği” ordu destekli “Birlik Dayanışma ve Kalkınma Partisine” karşı büyük bir zafer kazanınca ordu ülke içindeki siyasi gücünün tehlikeye girdiğini hissederek 2021 yılının Şubat ayında bir darbe gerçekleştirdi. Aung San Suu Kyi ve partisinin elitleri tutuklanırken yeni darbe geniş bir halk kitlesinin tepkisini çekmişti. Demokrasi yanlıları büyükşehirlerden kaçıyor, Etnik Silahlı Örgütlerden eğitimler alarak kendi yeni direniş örgütlerini oluşturuyorlardı. Bu sayede halkın genç Myanmar demokrasisine sahip çıkmak için mücadele etmeye başlamasıyla Myamar İç Savaşı başlamış oldu.
Bugün devam eden İç Savaş yeni cunta rejimine ev sahipliği yapan Devlet İdare Konseyi (SAC) ve Ulusal Birlik Hükümeti (NUG) arasında yaşanmaktadır. Ordu bazında bakarsak ise SAC’in ordusu elbette Tatmadaw iken NUG için savaşan birlikler Halkın Savunma Gücü adı altında birleşmiştir.
İç Savaştaki güçler dengesi, özellikle 3 Kardeşlik İttifakı gibi etnik orduların faaliyetleri sayesinde inanılmaz biçimde SAC aleyhine dönmüştür. Genel olarak eğitimsiz, zorla askere alınmış ve cuntayı korumaya pek istekli olmayan gençlerden oluşan SAC ordusu girdiği her muharebede NUG kuvvetleri ve etnik örgütler tarafından yenilirken cunta çareyi kendisine muhalif vatandaşları (yani ülkenin neredeyse tamamını) bombalayarak karşı taraf üzerinde baskı kurmakta arıyor. Ancak muhaliflerin savaşma isteğinin kırılmaması bir yana, cuntanın baskısı yalnızca daha fazla sivilin NUG saflarında savaşa katılmasına ve SAC’ın daha da zor duruma düşmesine yol açıyor.
Etnik örgütlerin çoğunluğu NUG destekçisi iken bazıları SAC tarafındadır. Ancak NUG tarafındaki cunta karşıtı siyasi gruplar arasında pek bir ideolojik birliktelik yok. Komünistinden etnik milliyetçisine kadar geniş bir spektrumun desteğini alan NUG, cephede yenilmekte olan cuntayı devirip ülkenin başına geçse bile bu kadar ayrık grupların desteğiyle istikrarlı bir yönetim sağlayıp sağlayamayacağı önemli bir soru işareti oluşturuyor. Yazının 2.bölümünde detaylarına girilecek olan bu mesele, Çin’in Myanmar İç Savaşı’na yönelik politikalarını da temelinden şekillendirmektedir.
Çin için Myanmar’ın Önemi
Küresel hegemon olma yolunda olduğu öne sürülen Çin’in bölgedeki genel stratejisi, geçmişte Batılı devletlerin eliyle yaşanan aşağılanmaların izini temizleyerek ülkeyi Asya’daki tarihsel hegemon güç konumuna geri getirmek olarak yorumlanabilir.
Haritadaki devasa görüntüsüne rağmen Çin, stratejik olarak oldukça klostrofobik bir konumdadır. Çin’in kara sınırlarında 14 ülke bulunur, bunlardan ikisi rekabet halinde olduğu Hindistan ve Rusya’dır. Çin’in denizlerine baktığımızda ise daha büyük bir sıkışmışlık görürüz; kuzeydeki Kamçatka yarımadasından güneydeki Borneo adasına kadar giden bir adalar zinciri Çin’in denizlerdeki yayılmacılığına karşı bir set çekmektedir. Kaldı ki bu setin içinde Tayvan, Güney Kore, Japonya, Filipinler gibi ABD ile iyi ilişkiler içerisinde bulunan ülkeler de vardır. Çin’in Milli Savunma Üniversitesi’nin profesörlerinden olan Meng Xiangqing, Çin’in karadan büyük güçlerle, denizden ise bu adalar zinciriyle sarıldığını belirterek Çin’in bu yüzden ne karadaki topraklarından ne de sahibi olduğu denizden pek bir fayda göremediğini öne sürer.
Çin’in hem ihracatının hem de ithalatının önemli bir bölümü Malakka Boğazı’ndan geçmektedir. Bu boğazlardaki olası bir yabancı etkisinin Çin’in ekonomisini, özellikle enerji ithalatını, sekteye uğratabilmesi ihtimali Çin yöneticileri için en önemli güvenlik endişelerinden biridir. İşte Güneydoğu Asya’nın anakarada kalan kısmının Çin için önemi burada başlıyor. Güneydoğu Asya ile gerçekleşecek bir ekonomik bütünleşme, oradan geçecek demiryolları ve inşa edilecek limanlar, Çin’in ihtiyaç duyduğu “batı kıyısına” ulaşmasını sağlayarak hem Malakka Boğazı’na olan bağımlılığı düşürebilir hem de Çin’in üzerinde hissettiği ablukayı hafifletebilir.
Çin’in “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi içerisinde Myanmar’ın rolü inanılmaz büyüktür. Malakka Körfezine olan bağımlılığın yarattığı stratejik zafiyeti azaltmak için Çin devleti, Çin’den Bengal Körfezine kadar giden petrol ve doğalgaz hatları inşa etmiştir. Yine bu hedefle Myanmar’daki Rakhine devletinin içinde bulunan Kyaukphyu şehrinin limanına yatırımlar yapan Çin, bu limanı Bangladeş-Çin-Hindistan-Myanmar (BCIM) ekonomik koridoru için önemli bir geçit yapmıştır. Yine Çin, Myanmar ile ortak bir petrol hattı inşa ederek doğrudan Orta Doğu’dan petrol ithal etmeyi hedeflemektedir.
Aynı zamanda Çinli şirketler Myanmar toprakları içerisinde, özellikle Arakan Devletindeki, petrol ve doğalgazı çıkarmak için ihaleler almaktadır. Yine Çin tarafından inşa edilen barajlar da Çin’in hidroelektrik enerji üretimini sağlamaktadır.
Çin için Myanmar’ın bir diğer önemiyse uyuşturucu kaçakçılığı meselesidir. Myanmar-Laos-Tayland üçlüsünün topraklarında bulunan meşhur “Altın Üçgen”, 1950lerden beri dünya üzerinde en çok afyonun üretildiği bölgedir. Bu üçgenin Myanmar kısmı doğrudan Çin-Myanmar sınırında bulunduğu için burada üretilen ve kaçakçılığı yapılan afyon Çin için önemli bir güvenlik sorunudur. Çin’in doğrudan sınırı olan Shan Devleti bölgesi, günümüzde eskisi kadar üretimi olmasa da, bir zamanlar dünyanın en büyük afyon üretim merkezlerinden birisiydi. Bugünkü iç savaş yüzünden bu üretimin tekrar başlayacağına dair korkular da yok değildir, nitekim hem Tatmadaw içindeki rüşvetçi subaylar hem de Silahlı Etnik Örgütler geçmişte afyon kaçakçılığı üzerinden yüksek gelirler elde etmiştir bu uyuşturucu ticareti özellikle etnik orduların faaliyetlerini finanse etmesini sağlamaktadır.
Tüm bunlarla birlikte belirtilmesi gereken bir diğer meseleyse Çin’in Myanmar ile olan sınır bölgesi arasındaki yoğun etkileşiminden ötürü Myanmar’da azımsanamayacak bir Çinli nüfusu vardır. Yine Myanmar’daki etnik gruplarla akraba olan pek çok etnik grup da Çin’de yaşamaktadır. Buradan Çin’in Myanmar üzerinde iki hedefi daha doğar. İlki Myanmar’da yaşayan Çin vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktır, ikincisiyse olası bir etnik milliyetçilik temelli savaşın Çin’in içerisinde ayrılıkçılığı tetiklemesini engellemektir.
Bugün yaşanan çatışma bile yeni bir ulusal güvenlik sorunu doğurmuştur. Nitekim cunta destekçisi gruplar, savaş faaliyetlerini finanse edebilmek için bir zamanların uyuşturucu ticaretine benzer biçimde sanal dolandırıcılık ve kumar üzerinden gelir elde etmeye çalışmaktadır. Bu faaliyetleri gerçekleştirdikleri tesislerde ise insan ticareti sonucunda ele geçirilip köleliğe zorlanan Çin vatandaşları kullanılmaktadır. Sanal dolandırıcılık üzerinden kendilerinden istenen kotayı dolduramayan bu vatandaşlar, kendilerini köleleştiren paramiliter güçlerin zarar etmemesi için organ ticaretine kurban gitmektedir.. Cuntaya yakın güçlerin bu faaliyetleri Çin’in cunta ile olan ilişkilerinde de gerilime yol açmaktadır.
Görüldüğü gibi Çin birçok ulusal güvenlik sorununu aşabilmek için Myanmar’ı önemli bir merkez olarak görmektedir ve bu ülkenin altyapısına önemli yatırımlar yapmıştır. Ancak önceden de bahsedildiği gibi Myanmar rayına oturmakta ciddi zorluklar yaşayan bir ülke, bugün bile kanlı bir iç savaş yaşayan Myanmar bu tarz stratejik yatırımlar için hiç de güvenli bir ülke değil. Hatta 2021 yılında demokrasi yanlısı protestocular, Çin’in cunta rejimine destek olduğu iddialarıyla Çin’e ait olan fabrikaları yakmıştır. Çin’in kendisi için hayati öneme sahip stratejik yatırımlarını yaptığı bu bölge, iç karışıklıkları sebebiyle bu yatırımlar için güvensiz bir ortam sağlamakta. Burada Çin’in stratejik çıkarlarını korumak için gereken minimum istikrarı korumayı hedefleyen diplomatik politikaları devreye giriyor.
Kaynakça
Sebastian Strangio, In the Dragon’s Shadow: Southeast Asia in the Chinese Century, Yale University Press
Thant Myint-U, Where China Meets India: Burma and the New Crossroads of Asia, FSG
Martin Smith, Burma: Insurgency and the Politics of Ethnicity, Zed Books