ABD’nin Geleneksel Dış Politikasından Kopuş: ABD Başkanı Trump’ın Suudi Arabistan Konuşması
Orta Doğu toplumların ABD’ye beslediği nefret eşine zor rastlanan türden bir nefrettir. ABD yer yer bu bölgenin siyasi elitlerini kendisine bağlamayı, belli başlı ülkelerle müttefiklik ilişkileri kurmayı başarsa da ABD ve Amerikan etkisi güvenilmez ve tehlikeli görülmüştür ve görülmeye devam etmektedir.
Bu düşmanlığın içi boş değildir. ABD özellikle 11 Eylül saldırılarını bahane ederek bölgede rejim değişikliği maceralarına girişerek bölgedeki devletlerle iki tarafın da çıkarına olabilecek ilişkiler kurmak yerine birtakım ideolojik değerleri o ülkelere empoze etmeye çalışmıştı. Buysa bölgede yalnızca sonu gelmeyen savaşlar ve iç karışıklıklar getirmiş, bölgedeki ABD karşıtlığını arttırmıştır.
Amerika’nın bölgede aktif ve yayılmacı bir politika izlemeye başlaması 2.Dünya Savaşının ardından başladı, bölgede ise 3 temel hedefleri vardı: Sovyetlerin yayılışını engellemek, bölgenin petrollerine erişim sağlamak, İsrail devletinin varlığını korumak. Ancak ABD’nin ekonomik hedefi olan petrol ve politik hedefi olan İsrail devleti çatışacaktı. ABD’nin İsrail’e olan desteği Araplar için her zaman bir rahatsızlık kaynağı olacaktı ve hatta onları Batılı petrol tüketicilerine büyük bir ambargo uygulamaya itecekti. Bu ambargolar Batı ekonomilerini çok zora sokarken Arapların İsrail’i dizginlemek için Batılılara karşı bir kozu olacaktı, bu da Amerika’yı enerjide bağımsızlık arayışına itecekti.
Hele ki 1973 yılındaki petrol krizi Amerikalıların BAE, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi petrol üreticisi ülkeleri işgal etmek için bir plan hazırlamasına, ancak bu ülkelerin işgal durumunda kendi petrol sahalarını yok edeceğini anlayınca bu işten vazgeçmelerine sebep olacaktı. Günün sonunda Amerika, petrol üreten Arap devletleriyle anlaşacaktı ve İsrail’i dizginlemeye çalışırken onlarla da silah ticaretine başlayacaktı. 70lerde Batı’yı sarsan bu devletler, 80lerde ise petrol fiyatlarının düşüşüyle bu etkilerini kaybedecekti ve Orta Doğu ülkeleri ekonomik krizlere ve iç karışıklıklara sürüklenirken ABD Petro-dolar düzeninin en kazançlı aktörü olacaktı.
En sonunda Sovyetlerin yıkılmasıyla bölgedeki laik ve solcu aktörlerin etkisi çökerken petrol fiyatlarının düşüşüyle oluşan ekonomik ve siyasal kriz ortamında radikal İslamcı gruplar güçlenecekti. İslam dünyasının Batı önderliğindeki küreselleşme tarafından yozlaştırıldığını, özellikle Suudi Petro-doları ile ABD Kapitalizmi arasındaki ilişkiyi vurgulayan Usame bin Ladin gibi aktörler fakirleşen halk kitlelerinden destek toplayacaktı.
Bu ortamdan doğan El-Kaide terör örgütünün ABD kapitalizminin kalbine, Dünya Ticaret Merkezine gerçekleştireceği saldırı ABD’nin bölgede aktif bir askeri politika izlemesine yol açacaktı. ABD başkanı George Bush tarafından başlatılan bu agresif Orta Doğu siyaseti, bölge ülkelerde kapitalist ve neo-liberal reformlar tetikleyip Batı düzeniyle uyumlu hükümetler yaratma hedefiyle Afganistan ve Irak’ı işgal etmişti. Yeni, modern bir Orta Doğu hayaliyle başlayan bu Amerikan Orta Doğu politikası bölgedeki ülkelere yıkım, kan ve gözyaşı getirirken ABD’ye ise bitmeyen savaşlar ve sonu gelmeyen harcamalar getirecekti.
13 Mayıs 2025 tarihinde ise ABD başkanı Donald Trump, Suudi-ABD Yatırım Forum’unda yaptığı konuşmayla Batı’nın onlarca yıllık Orta Doğu siyasetini hedef alarak kendi yönetiminin yürürlüğe koymak istediği revizyonist ABD dış politikasının Orta Doğu politikasını dünyaya anlatacaktı.
“Modern Orta Doğu’nun doğuşu bölgenin kendi insanların eliyle, bugün burada bulunan insanların eliyle gerçekleşmiştir” Konuşma, Trump’ın Orta Doğu için öngördüğü parlak bir geleceğin tanımıyla başlamıştı. Bölge aktörlerinin dini ve ulusal ayrımları bir kenara bırakarak ortak bir kalkınma için işbirliği yaptığı ve aşırıcı ideolojilere karşı mücadele ettiği bir gelecek.
Trump konuşmasına Suudi Arabistan’ı ve son yıllarda gerçekleştirdikleri ekonomik büyümeyi överek devam etti. Suudi Arabistan veliaht prensi ve başbakanı olan Muhammed bin Selman’dan övgü ve sevgiyle bahseden Trump kendisinin Suudi ekonomisi için yaptıklarını bir reform olarak tanımlamıştı. Selman imkansız denilen şeyi gerçekleştirmiş, Suudi ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltırken Riyad’ı önemli bir teknoloji ve ticaret merkezi yapmıştı. Trump’a göre en önemlisi ise şuydu, bu gelişmelerde Batı’nın bir parmağı yoktu.
Trump, yıllardır ABD ile özdeşleşmiş olan Batı Müdahaleciliğini bu konuşmasında açıktan hedef alıyordu. Suudi Arabistan’ı kalkındıran bu başarı batılı liberal STKların, neoconların, sözde “ulus-inşacılarının”, “güzel uçaklarla dolaşan insanların” eseri değildi. Bu başarı o gün konuşmasını dinleyen Suudilerin eseriydi.
Elbette ki bu başarı Batılı müdahalecilerin eseri olamazdı, çünkü bu müdahaleciler zaten kapasitelerini son 20 yılda tüm dünyaya izletmişti. İlkel kalmış toplumlardan ulus inşa edeceğini öne sürenler ulus inşa edemiyor, yıkıyordu. Kabil’i, Bağdat’ı kalkındırma iddiasıyla milyarlarca doları çöp edenler geriye yalnızca kaos içinde boğuşan şehirler bırakıyordu.
Modern Orta Doğu’yu inşa eden ve edecek olanlar, ülkelerinin ve bölgelerinin kaderini çizecek olanlar bu bölgenin kendi insanlarıydı. Bu ülkeleri geliştireceğini, kalkındıracağını iddia eden Batılı müdahaleciler, müdahale ettikleri toplumların karmaşık yapısına daha kendileri hakim değildi. Daha kendilerinin ne yapacağını bilmeyen bu müdahaleciler, bölge insanına neyi nasıl yapmaları gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Suudi Arabistan’da ise bölgenin kendi insanları, ulusal değerlerini benimseyerek, kendi eşsiz vizyonları doğrultusunda bir Arap mucizesi yaratmıştı ve Trump’a göre bu tüm bölge için bir norm olmalı.
Sykes-Picot Antlaşmasının Reddi ve İsrail Politikalarında Değişiklik
Yine Trump tarafından Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi olarak atanan Tom Barrack, 25 Mayıs 2025 tarihinde X hesabından yaptığı bir paylaşımla, bu geleneksel Batı müdahaleciliğinden kopuşun devamını sinyalleyecekti.
Orta Doğu toplumlarını anlayamayan, bölgeyi emperyalist kazanımlar uğruna gizli toplantı odalarında cetvelle bölen Sykes-Picot siyaseti bölgeye refah ve huzur değil nesillere mal olan bir yıkım getirmişti. Barrack, müdahalecilik döneminin bittiğini ilan ederek artık geleceğin bölgesel çözümlerde, ortaklıklarda, diplomaside olduğunu belirtirken Trump’ın Suudi Arabistan’daki konuşmasına da atıf yapıyordu.
Suudi Arabistan’daki ekonomik reform ülke elitinin ve halkının kendi emeğiydi. Peki ABD’nin 2000lerdeki müdahaleleri ile bölge ülkelerin benimseyeceğini umduğu neoliberal kapitalizmi körce uygulasalar ne olurdu? Suriye’ye bakarak bunun cevabını alabiliriz. Beşar Esad yönetimi, Batılı teknokratlarla çalışarak Suriye’de bir neoliberal reform gerçekleştirmişti. Bunun sonucuysa artan işsizlik, eşitsizlik ve günün sonunda bir iç savaş olmuştu.
Suriye’de yaşanan trajediler bölünmeden ve kötü yönetimden doğmuştu, ülkenin yeniden doğuşu ise birlikle ve ülkenin halkına yatırımla gerçekleşecekti. Bunun için ise bölgeyle doğrudan çalışılmalıydı. Bu açıklamalar aslında bir yandan İsrail’in Suriye’yi etki alanlarına bölme politikasının da reddidir. Nitekim Trump yönetiminin geleneksel ABD Dış Politikasından kopuşunun bir diğer göstergesi ise İsrail’in belli başlı konularda net biçimde eleştirilmesidir.
Esad’ın devrilmesiyle iktidara gelen Ahmed Şara yönetimini kendisine karşı bir güvenlik problemi olarak gören İsrail, ABD’nin Şara yönetimine karşı agresif bir tutum alması için lobi çalışması yürütmüştü. Yine İsrail, Suriye’yi sık sık bombalayıp azınlık gruplarını (Örneğin Dürziler) koruma bahanesiyle askeri bir müdahaleye hazırlansa da Trump yönetiminden istediği desteği bulamamışt.
Tam tersine Trump yönetimi Suriye’ye yönelik olan ABD yaptırımlarını kaldırmıştı. Bu yaptırımların kaldırılmasında Suriye üzerinden İsrail ile karşı karşıya gelen Türkiye de rol oynamış, belli başlı bölgesel aktörlerle birlikte Trump’ı Şara yönetimine bir şans vermeye ikna etmişti. Suudi Arabistan’da Trump ile el sıkışan Şara, Suriye’nin parlak geleceğinden bahsederken Şam’a inşa edilecek bir Trump Tower’ı anmayı unutmamıştı.
Batı Maniheizminin Reddi
Batı’nın Orta Doğu için bakış açısı, evreni İyi-Kötü arasındaki bir mücadele olarak benimseyen Maniheizm dinine benzemekteydi. Bölgedeki ayrımlar Batıcı-Terörist, İlerici-Gerici, İyi-Kötü kalıplarına sıkışmıştı. Trump’ın deyimiyle önceki ABD başkanları yabancı devlet liderlerinin ruhunu okumaya çalışmıştı ve sanki bundan kendileri sorumlularmış gibi bu liderlerin günahlarının bedelini onlara ödetmek için ABD’nin askeri gücünü kullanmıştı. Bu askeri güç kullanımı ise geride yalnızca işlevsiz devletler, kan, yıkım, ölüm ve Amerikan karşıtlığı bırakmıştı.
Amerika’nın önceliği bu ülkelere belli başlı ideolojik değerleri empoze etmek değil, bu ülkelerle yapabileceği en kazançlı antlaşmalara imza atmak olmalıydı. Trump, iş dünyasından gelen bir lider olarak, bu dünyanın kazanç anlayışını uluslararası ilişkilerde uygulamaya devam ediyor. ABD’nin bölge ülkeleriyle kuracağı ortaklıklar öncelikli olarak 2 tarafa da finansal getiri sağlamalıydı. Nitekim bu konuşmasında Trump uzun uzun kendisinin yeni ticaret politikalarının Amerika için ne kadar iyi olduğunu da anlatmıştı.
Trump’ın revizyonist dış politikası aslında bir açıdan Batı müdahaleciliğini eleştirenlerin tarif ettiği Çin dış politikasını andırıyor. Çin, yatırım yaptığı veya ticari ortaklıklar kurduğu ülkelerin iç siyasetiyle ilgilenmiyor veya onları belli başlı ideolojik değerleri benimsemeye zorlamıyordu. Amerika ve genel olarak Batı’nın bu tarz yatırımlarında ise her zaman siyasi bir yön görülüyor, Irak işgali esnasında bile Bush bu askeri güç gösterisinin bölge ülkeleri neo-liberal ve kapitalist bir düzeni benimsemeye itmesini bekliyordu. Bu düzenin yanlış bir benimsenişinin sonuçları yazıda önceden de belirtildiği gibi Esad’ın Suriye’sinde görülebilir.
Trump, artık Amerika’nın dünyanın her köşesine koşan bir jandarmalık yapmasını istemiyor ve bu ülkelerle olan ilişkileri tamamen ticari ortaklıklarla ve ortak çıkarla kurmak istiyor. Yıllardır bu düalist bakış açısıyla bölgeye hem askeri, hem ekonomik hem de siyasi olarak müdahale eden Amerika bu müdahalelerden gerçek bir kazanç sağlayamamıştı. Günün sonunda ülkenin elindeki kaynaklar buralara durmadan akıyor, Amerika sürekli zarar ediyordu. Eski müdahaleci siyasetin çöktüğünü gören Trump, bu hamlesiyle ABD’nin küresel üstünlüğünü Çin’e kaptırmaması için büyük bir politika değişikliğine girmiş oluyor.
PEACE THROUGH STRENGTH
Trump bu anlattıklarında ne kadar samimi? Şu ana kadar gördüğümüze göre gayet samimi. Suriye’ye yaptırımların kalkması, İsrail’e yöneltilen eleştiriler, Hamas ile yapılan anlaşma, Husilerle yapılan ateşkes, İran meselesine barışçıl bir çözüm bulma çabaları gerçekten de ABD’nin geleneksel Orta Doğu politikasından koptuğunu gösteriyor.
Yine Trump yönetimi İsrail’in ortaklaşa biçimde İran’ın nükleer tesislerini bombalama teklifini net biçimde reddedip üstüne İsrail ile bu konudaki koordinasyonu da sona erdirmiştir. ABD’nin bu politika değişikliğinden sonra Avrupa Birliği ülkeleri de İsrail’in bölgede yürüttüğü yayılmacı ve saldırgan politikalara karşı olan muhalefetini güçlendirmeye başlamıştır. Elbette Batı sebepsiz yere İsrail ile gerilmedi. ABD hala İsrail’in varlığını korumak istiyor ve hatta 29 Mayıs tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ilan ettiğine göre yeni vize politikası kapsamında ABD, vize için başvuruda bulunan öğrencilerin “antisemitist” paylaşımlar yapmış olmaları durumunda onlara vize vermeyecek.
Ancak yine de günün sonunda şöyle bir gerçek var ki ABD yönetiminin İsrail ile bu kadar çok meselede anlaşmazlığa düşmesi bundan 1-2 yıl önce uçuk bir hayaldi. Trump bu konuşmasında bölgedeki sorunların ana kaynağı olarak, İsrail’in isteyeceği biçimde, İran’ı gösteriyor ancak aynı zamanda İsrail’in hiç istemeyeceği biçimde İran’a da bir çıkış yolu da açıyor. İran’ın nükleer silah sahibi olmaması, radikal gruplara finansör olmaması karşılığında ABD, İran ile de dost olmaya hazır.
Yeni ABD dış politikasının özünde işte bu ortak kazanç arzusu yatıyor, sonuçta bugün ABD’nin yakın müttefiki olan pek çok ülke (Almanya, Japonya…) bir zamanlar Amerika’nın en büyük düşmanlarıydı. Bu düşmanlıklar geride bırakılabilir, ülkeler ortak ticari çıkarları doğrultusunda işbirliğine gidebilirler.
Trump’ın dış politikasının ana odağı ticaret, kalkınma ve küresel barış. Suudi Arabistan’daki konuşmasında Trump, 2025 Mayısındaki Pakistan-Hindistan çatışmasının bir savaşa dönmesini önlemekle övünürken şu ifadeleri kullandığını belirtmişti “Beyler hadi bir anlaşma yapalım, biraz ticaret yapalım. Nükleer füzelerimizi çarpıştırmaktansa birbirimize ticari mallarımızı satalım.”
Trump’ın bu yönü zayıflıkla karıştırılmamalıdır. Trump ve beraberinde getirdiği politika değişikliği Çin’in yükselen küresel etkisine karşı ABD’nin toparlanma ve yeniden mevzilenme girişimidir. Sonuçta bu konuşmasında Trump, ABD ordusunun dünyadaki en büyük güç olduğunu söyleyerek ordu bütçesini arttıracağını da ilan etmişti. ABD Başkanı bunu yapmak istemediğini öne sürse de yeri geldiğinde askeri güç kullanmaktan geri durmayacağını belirtti. Ortaklıklar kurmak için, iş yapmak için kapısı herkese açıktı. Ancak Amerika ile iş yapmak yerine ona veya dostlarına saldıracak olan ülkeler karşılarında bu askeri gücü bulacaktı.
Küresel gerilimlerin zirveye ulaştığı bir dönemde iktidara gelen Trump, mevcut gerilimleri ve savaşları mevcut başkanlığıyla ilk başkanlığı arasında yönetimde olan Joe Biden’ın zayıf yönetimine bağlıyordu. Joe Biden, Amerika’nın dostlarını koruyacak yetkinliğe sahip olmadığı için Amerika’nın düşmanları cesaretlenmişti. Trump’a göre eğer kendisi başkan olsaydı Rusya asla Ukrayna’yı işgal edemezdi, Hamas asla İsrail’e saldıramazdı ve bugün kendisi başkan olduğu için Hindistan ve Pakistan savaşa girmemişti.
Trump’ın ulusal değerlere saygılı, ticari ortaklıkları önceleyen, askeri ve siyasi müdahaleciliğe karşı şüpheli yaklaşan ancak yeri geldiğinde güç kullanımıyla barışı sağlamaya hazır olan yeni dış politikası, ABD’nin geleneksel dış politikasından keskin bir dönüşü simgelemektedir. Bu yeni dış politikanın ne kadar başarılı olacağını zaman gösterecek. Ancak kesin olan şudur ki Trump ve ideolojisi ABD yönetiminde etkin olduğu sürece bu dış politika Çin’e karşı olan küresel hegemonya mücadelesinde Amerika’nın en önemli mevzisi olacaktır.