Türk’ün Diaspora ile İmtihanı
Her 24 Nisan’da, “ABD Başkanı Ermeni Soykırımı diyecek mi” diye beklerken, her F-16 satışında Senatör Menendez’in çıkışlarını dinlerken, her Ermeni ve Yunan lobileri el ele verdiğinde ortak bir soru yükseliyor aklımızdan: Türk diasporası nerede? Neden bir şey yapmıyor?
Bu sorunun tek bir cevabı yok, ancak bu konuyu düşünürken dürüst olmalı, sadece iğneyi değil, çuvaldızı da kendimize batırmamız gerekir. Gerek Türk devletinin gerekse de Türk diasporasının karşılıklı yanlış hamleleri – veya hamlesizliği – durumu yıllar içerisinde bugünkü haline getirmiş durumdadır.
BİR TARİH ÖRNEĞİ OLARAK TÜRK DİASPORASI
Köken olarak Yunanca bir sözcük olan “diaspora” dilimize “yayılmak/saçılmak” anlamına gelmekte. Tarihte daha ziyade Yahudiler için kullanılan bu kavram, günümüzde vatanından çeşitli nedenlerle gönüllü veya gönülsüz ayrılmış topluluklar için kullanılmakta.
Diasporaların oluşumunun türlü türlü nedeni var. Doğal afetler, savaş, sürgün… Ama günümüze yaklaştıkça göç sebepleri artık sadece ölüm kalım durumları olmaktan çıkarak, ekonomik durumlar, daha iyi eğitim imkânları, daha iyi iş fırsatları gibi nedenleri de kapsamaya başladı. Dolayısıyla da diaspora kavramının tanımı genişledi.
Küreselleşme arttıkça göçler de artış gösterdi. Günümüzde hemen her toplumun kendine ait bir diasporası var. Kimilerinin nüfusu ve/ya nüfuzu yoğun, kimilerinin ise değil.
Türk diasporasının tarihi elbette Yahudi diasporası kadar eski değil, ancak hiç de azımsanamayacak bir geçmişi var. Her şeyden önce Balkan topraklarının kaybı sonrasında bölgedeki ülkelerin Türklere yönelik düzenli katliam ve tehcir uygulamalarına rağmen, bu topraklardan göçmeyerek burada bir diaspora oluşturan hatırı sayılır bir Türk nüfusu mevcut.
ABD’ye olan Türk göçleri ise 1860-1870 civarı başladı. Hatta kimi kaynaklar daha eski tarihleri bile işaret ediyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun genellikle Anadolu, Suriye ve Lübnan bölgesinden göç verdiği ve bunların çoğunluğunun Hristiyan azınlıklar olduğu bilinmekte. Elbette ki imparatorluk bu göçü desteklemek şöyle dursun, engellemek için uğraşıyor ancak pek başarılı olamadı. Rum ve Ermeni gibi Hristiyan toplulukları bir kenara bırakırsak, Türklerin ağırlıklı olarak New York, Detroit, Pittsburgh gibi sanayi şehirlerine giderek fabrikalarda çalıştığı görülmekte. İlk başlarda Osmanlı İmparatorluğu’ndan göçen toplulukların etkileşim içinde yaşadığı, hatta Türk ve Ermenilerin, Yunan kahvehanelerini kullandıklarına dair anılar mevcut.
Bunlar haricinde de hepimizin bildiği Fransa ve Almanya’daki Türk diasporaları da yer ediniyor. Özellikle Almanya’ya gerçekleştirilen büyük işçi göçü, burada dev bir Türk diasporasının oluşumunu sağlamış durumda.
Öte yandan Türk diasporası kavramını son yıllarda yeni yeni duyuyoruz. Çünkü diaspora sözcüğüne yönelik Türkiye’de anlamsız bir alerji söz konusu. Diaspora tanımının yurtdışında yaşayan Türkler için kullanımından öylesine kaçınılıyor ki, son zamanlarda bu Türk toplulukları için “Yurtdışı Türkleri” gibi tanımlar bile oluşturulmaya başlandı. Elbette bu alerjinin muhtemelen öncelikli nedeninin, kamuoyunun sıklıkla duymaya alıştığı “Ermeni diasporası” kalıbı olduğu aşikâr olsa da bu sebep diaspora tanımının kullanılmamasındaki irrasyonelliği gizleyemiyor.
BİR POLİTİKASIZLIK ÖRNEĞİ OLARAK TÜRK DİASPORASI
Aslında Türk devletinin diaspora politikalarından bihaber olduğunu söylemek mümkün değil, keza Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya Çarlığı arasında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’nda Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopan Kırım Hanlığının dini işlerde halifeye bağlı kalacağı maddesi, Payitahtın kendi sınırları dışında kalan nüfusu ile bağını korumak için attığı bir adımdır. Nitekim halifeliğin dini olmaktan da öte siyasi bir unvan olduğu göz önüne alınırsa, bu maddenin belirsizliği, Osmanlı diplomasisinin elini güçlendirmiş, tıpkı Rusların Osmanlı Ortodokslarını bahane ederek Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışması gibi İstanbul’un da Rus Müslümanlarını öne sürerek St. Petersburg politikalarını bir nebze etkileyebilmesini sağlamıştır.
Ancak Türk tarihinin diaspora diplomasisinin büyük ölçüde bununla sona erdiği söylenebilir. Ne Osmanlı İmparatorluğu ne de Türkiye Cumhuriyeti, özellikle okyanus ötesindeki diasporası için elle tutulur bir politika izlemezken, başta ABD olmak üzere Batı dünyasına yayılan Yunan ve Ermeni diasporalarının yarattığı imaj tahribatı ve Türkiye karşıtı kamuoyu oluşturarak dış politikaları etkileyebilme becerisi yıllar içerisinde giderek kuvvetlenmiştir.
Bu açıdan devletin Türk diasporasını başıboş bırakmışlığı, 70’li yıllardan bu yana gerçekleşen başka göçlerin de Türkiye aleyhine dönmesine neden olmuştur. Devletten kaçan sol örgütlerin üyeleri Avrupa’ya sığınmış, benzeri bir şekilde Kürt nüfusunun göç etmesi ileride PKK lehine bir diaspora oluşmasıyla sonuçlanmış, 1915-1923 sonrasında ilk toplu göçünü 70’lerde veren Süryani nüfusu da Ermeni diasporasının da etkisiyle Türkiye aleyhine örgütlenmiştir.
Diğer yanda ise Türkiye, çifte vatandaşlık vermeyen Avrupa ülkeleri sebebiyle Türk vatandaşlığından çıkarak Türkiye’deki haklarını kaybeden Türk diasporasına haklarını büyük ölçüde iade eden Mavi Kart uygulamasını ancak 1995’te başlatmış, 2012-2015 yılları arasında da yasal düzenlemelerini tamamlamıştır. Türkiye’nin Türk diasporası için özel bir kurum oluşturması da ancak 2010 yılında, Yurtdışı Türk ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nın kurulumuyla gerçekleşmiştir. Özellikle ABD’de Türkiye aleyhinde pek çok politikanın doğmasına neden olan diaspora lobilerine karşı ABD ve Kanada’daki Türk diasporasına yönelik “ABD-Kanada Diaspora Savunuculuk Akademisi” isimli program, Yurtdışı Türk ve Akraba Toplulukları Başkanlığı tarafından daha 2022 yılında açılmıştır. Sadece bu tablo bile bize Türkiye’nin diaspora politikalarında 50-100 yıl geriden geldiğini göstermekte!
2010 yılında başlayan bu açılım ise, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, önceliği Balkanlar ve Orta Doğu olarak belirlemesi sebebiyle sekteye uğramıştır. Özellikle Orta Doğu ve Afrika bölgelerinde yoğun bir kamu diplomasisi yürüten Davutoğlu’nun dış politikası, TİKA, YTB gibi kurumların da odağını bu bölgeye çevirmiş, böylece Türkiye’nin elinin güçlü olduğu yıllar da yeterince değerlendirilememiştir.
BİR REKABETSİZLİK ÖRNEĞİ OLARAK TÜRK DİASPORASI
Elbette tek sorun devlet politikasında değil. Türkler de gittikleri yerlerde örgütlenmekte yetersiz kalmış, kamuoyunda baskın bir etki yaratamamıştır. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sırasında gerek Avrupa gerekse ABD’de Türk diasporası kamuoyu oluşturmaya çalışsa da bu konuda yeterli başarıyı gösterememiştir. Öyle ki, ABD’de bir Türk örgütlenmesi göçün başlamasından 70 yıl sonra, 1921’de Osmanlı Teavün Cemiyeti’nin kurulmasıyla gerçekleşebilmiştir. Günümüzde sadece ABD’de yaklaşık 300 adet, çeşitli büyüklüklerde Türk derneği bulunsa da üç tane çadır kurum ön plana çıkar: 1956’da kurulan Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu, 1979 yılında kurulan Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesi ve 2016’da kurulan Türk Amerikan Yönlendirme Komitesi. Yine de bu 300 dernek, Ermeni ve Yunan diasporalarının lobilerinin etkilerini kırmayı başaramıyor. Üstelik etkileri o kadar sınırlı ki Türk devleti ve Türk-Amerikan toplumu, ABD’deki dostlarının telkinleriyle, ancak 70’li yıllarda Kıbrıs konusunda ABD’de kamuoyu oluşturmak için lobicilik faaliyetlerine başlayabildi.
Bugün 6 milyondan fazla Türk, ülke dışında yaşamakta. ABD’de yaklaşık 300 bin Türk barınıyor ve bu sayı giden Türk öğrenciler ile çok daha artış gösteriyor. ABD’deki Ermeni diasporası 460 bin kişi büyüklüğündeyken Yunan diasporası yaklaşık 3 milyon kişiyi içermekte. Yunan diasporasının bu ezici büyüklüğü ve Ermeni diasporası ile ortak çalışmaları yüzünden ABD’deki Türk diasporasının başarısızlığı belki mazur görülebilirdi, ancak tablo her zaman sayılarla uyumlu değil. Keza Türk diasporasının en yoğun olduğu ülke 3,5 milyon Türk ile Almanya. Almanya’daki Ermeni nüfusu yalnızca 80 bin. Yunan diasporasının büyüklüğü ise 450 bin civarı. Bu sayısal üstünlüğe rağmen Türk diasporası, Almanya’nın Türkiye, Ermenistan ve Yunanistan’a yönelik politikalarını şekillendirmekte fazlasıyla yetersiz kalıyor. Türk diasporasının büyüklüğü konusunda Almanya’yı, 700 bin Türk ile Fransa izliyor. Ermenilerin avukatlığı ile meşhur olan Fransa’daki Ermeni diasporası ise 600 bin kişi büyüklüğünde. Fransa’nın Yunan diasporası ise yaklaşık 80 bin Yunan vatandaşını içermekte.
Kısacası Türkler, genel olarak karşılarındaki diasporalardan daha küçük olmamalarına rağmen, çok daha etkisiz kalmaktalar.
BİR TEŞKİLATSIZLIK ÖRNEĞİ OLARAK TÜRK DİASPORASI
Türklerin teşkilatlanma becerisini belirten ve bir Çin atasözü olduğu rivayet edilen “İki Türk bir araya gelse devlet kurar” sözü, her ne kadar kendisini yakın zamanda gerçekleşen orman yangınları ve deprem felaketlerinde, devlet imkânlarının yetişemediği yerlerde toplumun kendi kendine örgütlenmesiyle kendisini bir kez daha ispatlasa da aynı başarıyı diaspora konusunda görememekteyiz. Belki Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanmasının ardından vatansız bir millet haline gelmememiz, bu teşkilatsızlık için bir bahane olabilirdi, ancak rakip diasporalar olan Ermeni ve Yunan diasporaları da vatansız değil. O halde bu teşkilatsızlığın nedeni nedir?
Belirtmek gerekir ki günümüzde Türk diasporasının başarısızlıklarının öncelikli nedenlerinden birisi diasporanın bölünmüşlüğüdür. Avrupa’dan ABD’ye, Türkiye’deki yurt içi iktidar-muhalefet ayrımı doğrudan diasporaya yansımış durumda. Bu durum, aslında iki Türk diasporasının olmasına yol açıyor: İktidar partisinin desteğini alan bir grup ve muhalefet kanadına yakın olan başka bir grup. Bu iki yarı diaspora bir arada çalışmayı reddederken, ortaya çıkan üçüncü bir grup – FETÖ diasporası – en az Yunan ve Ermeni diasporası kadar büyük bir tehdit oluşturarak, zaten parçalanmış Türk diasporası üzerinde iyice baskı oluşturmakta. Dahası, AKP iktidarının politikalarının diasporayı kucaklamakta yetersiz kalması da bu bölünmüşlüğü perçinlemiş durumda.
Günümüzde muhalefete yakın olan bu diasporada yalnızca büyükelçilik, konsolosluk, YTB gibi devlet kurumlarına güvensizlik gözlemlenmekle kalmıyor, özellikle son yıllarda yurtdışına çıkan Türklerde Türkiye lehine faaliyetlerde bulunmaya eğilim bile göstermiyor. Üstelik Türkler arasında da yurtdışına yerleşme konusunda bir trend giderek artış göstermekte. Kalifiye iş gücü, her yıl daha çok artan sayıda Avrupa ve ABD’ye göç ediyor.
Nihayetinde başta dediğimiz gibi, dürüst olmamız gerek. İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırdığımız müddetçe Türkiye’nin bu diaspora konusu çözebilmesi mümkün değildir. Gerek Türk devletinin gerekse de Türk diasporasının karşılıklı boş vermişliği yıllar içerisinde durumu bugünkü haline getirmiş durumdadır. Sonuç; köklü hale gelememiş, çok genç, hatta olmayan bir diaspora politikası ve organize olabilmekten son derece uzak bir diaspora.
VE BİR ÇÖZÜM ÖRNEĞİ OLARAK TÜRK DİASPORASI
Bizim için şu etapta beyin göçü konumunda olan bu durum aslında bir avantaja çevrilebilir. Nitelikli insanların Türkiye’yi temsil etmeleri, ülke imajı için büyük önem taşımakta. Son yıllarda Uğur Şahin ve Özlem Türeci’nin BioNTech COVID-19 aşısı veya Aziz Sancar’ın Nobel ödülü bunlara bir örnektir. Öte yandan sadece temsiliyetin lobi gücü oluşturduğunu söyleyemeyiz. Ancak bu nitelikli iş gücünün sermaye oluşturabilmesi, lobicilik faaliyetleri için hayati önem taşıyacaktır.
Her durumda sermaye büyük bir etken olsa da bir diasporanın en büyük güçlerinden birisi de blok halinde verilen oydur. Ancak diasporanın blok şekilde oy kullanarak belli siyasilerden belli taleplerde bulunabilmesi için bu ayrışmanın sona ermesi şart. Ne yazık ki de kısa vadede bu durum fazla olası görülmüyor.
Burada belirtilmesi gereken bir diğer durum da Türk diasporasının bölünmüşlüğünün derin bir ontolojik konu olduğu ve bunun tartışmasının bambaşka yerlere gideceğidir. Tanzimat Dönemi’nde temelleri atılan toplumsal bölünme, günümüzde farklı şekiller alsa bile kendisini hâlâ kuvvetle gösteriyor. Ancak benzeri bir durumu yaşayan İsrail’de, Yahudi diasporası çok büyük ölçüde tek parça halinde. Bu sebeple bölünmüş bir toplumun diasporasının bir arada tutulması politikaları konusunda, İsrail ve Yahudi lobisi önemli bir örnek teşkil ediyor.
Son olarak Türk diasporasının kısa vadede bir çıkış yolu, diğer diasporalar ile iş birliği yapmak olacaktır. Yahudi diasporasının lobicilik gücü, 2010’daki Mavi Marmara saldırısı ile iki ülkenin arası açılana kadar Türkiye’nin lehine işliyordu. Ancak artık yalnız kalan Türk diasporası, Azerbaycan ve diğer Türk devletlerinin diasporaları ile ortak çalışarak bu açığı bir nebze kapatabilir. Üstelik bu ülkelerin diasporalarında, Türk diasporasındaki gibi keskin bir bölünme de görülmemekte. Özellikle de Türk Devletleri Teşkilatı’nın da yarattığı ivme ile bu yönde gerçekleştirilecek hamleler yalnız Türkiye’yi değil, diğer Türk devletlerinin de elini güçlendirecektir. Ayrıca YTB’nin isminde de bahsedilen “akraba topluluklar” ile bu destek yalnızca diğer Türk diasporalarının değil, daha geniş kitlelerin desteğini alabileceğimiz için bir işaret. Birbirlerinin çıkarlarını karşılıklı olarak gözeterek iş birliği yapan bir grup diasporanın ortak gücü, Türk diasporasını şu anda içinde bulunduğu açmazdan kurtarabilir.